Kafamda “hep” bir tuhaflık…

0
164

Yine bir hadsizlik peşindeyim:) Bir kitap okuyorum, dün akşam bir oyun izledim ve hep yaptığım gibi oyun, kitap, benim çocukluğum, biraz da memleket meseleleri iç içe geçti…

İki satır içimi dökmek istedim. Hadsizlikse, evet hadsizlik, ama bizim gibi sade vatandaşlar da tiyatroya gidip kitap okuyorlar ve sanırım okuyup izlediklerimiz hakkında yorum yapmaya da az biraz hakkımız var. Hem bu eserler bizler için yaratılmıyor mu? Okuyalım, izleyelim, dinleyelim diye… O zaman iki satır düşüncelerimi paylaşabilirim sanırım;)

nesrin-kafamda-bir-tuhaflık
“Kafamda Bir Tuhaflık” elimdeki kitap. Henüz bitirmedim. Ortalarına geldim… Ve ben okurken karakterlerden birine bürünebiliyorsam o romanı şevkle okurum. Bürünemiyorsam genelde sıkılırım. İşte Orhan Pamuk’un bu romanında da aslında karakterlerden hiç birine bürünemiyorum. Ama bir şey var, çok kocaman, çok büyülü ve içerisinde yaşadığım bir şey; İstanbul var ki, çocukluğuma gidiyorum… Çocukluklarımız da hep kocaman bir gülümsemeyle ve sanki hayatımızın en keyifli dönemiymiş gibi andığımız bir dönemdir ya… O kocaman gülümsemeyle okuyorum kitabı da…

nesrin-kafamda-bir-tuhaflık-1
Mesela, İstiklal Caddesi’nde bir aşağı bir yukarı gidip gelen, bütün yerli yabancı turistlerin objektiflerini çevirdiği o “nostaljik” tramvayın açıldığı günü hatırlıyorum. Bacak kadar velettim. Çok soğuk ve yağışlı, kasvetli bir 29 Ekim günüydü. Babam benim görmemi istemiş ve o havada üşenmeyip beni de sarıp sarmalayıp Taksim’e götürmüştü. Sonra gezinin misyonunu yerine getirip, benimle tramvayı tanıştırıp bir arkadaşıyla birlikte Çiçek Pasajı’na girip bir iki tek atmışlardı. Hayatımda ilk kez o zaman Çiçek Pasajı’na girmiştim. Sanırım tramvaydan daha fazla ilgimi çekmişti:)

Ya da mesela Boğaz’da batan koyun yüklü tanker faciası… O olay sonrası çaktırmadan denize girdiğimi ve annemin fark edip beni duşun altında derimi yüzercesine keselediğini hatırlıyorum:)

nesrin-boza-vefa-1
İşte bu ve bunun gibi bir sürü minik İstanbul hikayesi ve çocukluğum canlanıyor içimde bir yerlerde. Üstelik en çok sevdiğim de tüm bu hikayelerin bir boza satıcısının etrafında dönüp dolaşması. Boza, benim için aile demek, çocukluğum, gençliğim, bugünüm… Kendimi bildim bileli çok sevdiğim, evimde yapılan, evde yoksa kar kış kıyamette hala bugün bile kalkıp Vefa’ya gitmeme neden olan şey… Evet, hala sokakta ara ara bozacının sesini duyuyorum. Tıpkı kitapta altının çizildiği gibi eski zamanlardan gelen güzel bir anı gibi…

nesrin-vefada-boza
Mahallede gecenin sessizliğinde duyulması şart olan, yokluğunda yokluğu pek de hissedilmeyen ama varlığında insanı mutlu eden bir derin “Bozaaaa” sesi… Hiç sokak satıcısından boza almayız ailece. Yoktur öyle bir alışkanlığımız, adetimiz. Dedim ya; evde babaannem de annem de kendileri yaparlar bozayı. Öyle “Vefa” dışında bir yerden de boza içilmez diye biliriz. Ama bir kere, lise yıllarında, kızlarla evde pijama partisi yaparken sokaktan geçen bozacıyı çağırıp almıştık. Esas karakter Mevlüt’ün hoşuna gitmeyecek ama öyle içeri buyur etmemiştik bizim bozacıyı. Kapıdan bir tencere uzatmış, parasını vermiş ve kolay gelsin diyerek uğurlamıştık çok da muhatap olmadan. Sonra birer yudum içmiştik ve hiç beğenmeyip tuvalete dökmüştük:(

nesrin-vefaVefa Bozacısı… (Fotoğraflar: NESRİN YÜCETÜRK)

İşte okurken bu anım da aklıma geldi ve içim acıdı, ama içimi acıtan sadece bu değil… O dönem için çok da hatırlayamadığım, ama bugün benzerini yaşadığımız bir kentsel dönüşüm durumu var ki, daha da çok canımı yakıyor. Ranta ve haliyle paraya endeksli bir yaşam tarzıyla var olan değerlerimizi yitiriyoruz. Daha önceki yazılarımdan birinde de değindiğim gibi, aslında anılarımız yok oluyor. Anaokuluna gittiğin bahçe içerisindeki ev gibi yıkılıp giden binalarla, altında ilk sevgilinle öpüştüğün ağaç gibi kesilen ağaçlarla bütün anılar bir bir yok oluyor…

nesrin-kafamda-br-tuhaflik-2Tam da kafamda bu düşüncelerle dün akşam Anton Çehov’un “Vişne Bahçesi” oyununu izledim İstanbul Şehir Tiyatroları’nda. Uzun süredir Şehir Tiyatroları’nın sahne dekorasyonlarına dikkat ediyorum da çok keyifli şeyler çıkıyor ortaya. Ama bu kez dekorasyona ek olarak kostümler de başarılıydı; en azından ana karakterlerin kostümleri bence kusursuzdu. Ayrıca seçilen müzik de oyunu tamamlayan nitelikteydi. Tüm bu yan öğelere bir de etkileyici oyunculukları ekledin mi son derece keyifli bir oyun izlediğimden emin olabilirsin. Oyunda bir vişne bahçesinin yok edilip yerine yazlıkçılar için yapılan villalara şahit olduk… İlk olarak 1904’te Rusya’da sergilenen bu esere bakınca dünyanın her yerinde ve yüzyıllardır aynı sorunlarla boğuştuğumuzu ve bir arpa boyu yol kat edemediğimizi hissettim.

İşte, tüm bu duygular, şu an içinde yaşadığım şehir, dünkü hali, anılar derken kafamda bir tuhaflıkla kendimi bu akşamki Galatasaray Real Madrid basketbol maçına hazırlıyorum. Pazar günü de malum derbi günü… Hayat tüm hızıyla ve neşesiyle devam ediyor;) Bu hız ve neşenin içerisine, kitabı ve oyunu eklemeni şiddetle tavsiye ederim!

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here