Hıdrellez aşkına, Hızır kanaat notu kullanır mı?

1
248

Artık yaz resmi olarak geldi. Biliyorum, şu an, yani ben bu yazıyı yazarken İstanbul’da deli gibi şimşekler çakıyor, gök gürlüyor ve yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyor. Bulunduğum yerde, Ege boyunda ise bunlardan eser yok. Hal böyle olunca tutup “Yaz geldi.” dememi bir şımarıklık, bir kendini bilmezlik olarak yorumlayabilirsin belki, ama önce izin ver açıklayayım;)

Konunun benim denize girip ve bronzlaşmış olmamla en ufak bir ilgisi yok. Bütün mesele Hızır ve İlyas’la ilgili. Kimdir bu Hızır ile İlyas? Bu konuda farklı toplumlarda, farklı inançlarda, farklı açıklamalar var. O nedenle ben de burada tek tek bu açıklamalara girmeyeceğim, ama genel kanı Hızır’ın toprağın, İlyas’ın ise suyun efendisi olduğu. Peygamber olduklarına dair inançlar da var, ama bu konuda net bir bilgimiz yok. Açıkçası bana da işin mitolojik tarafı daha ilgi çekiçi geliyor.

İşte bu iki efendi günün birinde karşılaşmışlar. Ya da nasıl demeli, bir araya gelmişler ve günü birlikte geçirmişler. İşte o gün, yani 6 Mayıs, yani Hıdrellez, yazın geldiğine bir işaret. Bahar bayramı olarak adlandırılsa da 5 Mayıs gecesi soğuk kış günlerinin bittiği ve sıcak yaz gülerinin başladığı gece olarak kabul ediliyor.

[pull_quote_center]O nedenle yaz mevsiminin geldiği tescillendi;) Üstelik Hıdrellez ile birlikte sadece yazın değil, bereket ve bolluğun da geldiğine inanılıyor.[/pull_quote_center]

Ama elbette benim bu güne dair merakımın kaynağı başka. Bu işin bir de dilek dileme seremonisi var. Bu yaşıma kadar hep birileri gül fidanlarının dibine kargacık burgacık bir şeyler çizip koyardı. Pek ilgilenmezdim. Hiç de yapmamıştım. Zaten nasıl ve neden yapıldığını da bilmiyordum. Doğrusunu istersen, öyle doğum günü pastamın üzerindeki mumları üflerken, köprü altından geçerken ya da belki daha zoru, ama gökkuşağı altından geçerken vs de dilek dilemem. Dilesem bile “Fala inanma falsız da kalma” zihniyetiyle hareket ederim. O nedenle gül fidanına dilek dilemek de tuhaf gelirdi…

nesrin-hıdrellez-1
Ama bu kez minik bir sahil kasabasında olunca iş biraz değişti. Tam akşam yemeğine oturmuştum ki, kapıya “E hadi ama gün batmadan asmalıyız dilekleri.” diyen Cahide’m dayandı. “Cahide’m” dediğime bakmayın; annemin çoook sevdiğim ve ne dese severek yapacağım arkadaşı Cahide. Her neyse, “Yemeğimi bitirip, yapayım.” dediysem de ikna edemedim çünkü bu iş için güneşin batmaması gerekiyormuş.

[pull_quote_center]Kendimden emin bir şekilde “Daha vakit var” diyerek güneşin batış saatine baktım akıllı telefonumdan. Akıllı ya, her şeyi, ama her şeyi biliyor o; ve günbatımına sadece 9 dakika kaldığını gördüm. [/pull_quote_center]

9 dakikada o yemeği bitirip, dilekleri bir kâğıda yazıp gül ağacına yetiştiremezdik. Üstelik “hadi hadi” diye tutturmuş biriyle insan daha da panik oluyordu. Mecburen yemeği bıraktım. Dileklerimi bir kağıda şekilli şekilli aceleyle çizittirip bir de altına ismimi iliştirdim. Hızır, bilsin bana ait olduğunu diye;) Sonra bir koşu komşunun bahçesine gittim. Pespembe gülünün bir dalına kırmızı bohçamı asıverdim. Buraya kadar bana verilmiş bütün direktifleri yerine getirmiştim. Bu huzurla tabağımın başına dönüp soğumuş yemeğimi yemeye başladım, dileklerim gerçekleşirse ne güzel olacağını hayal ederek…

nesrin-hıdrellez-2
Ama tam ben bu hayallerin ortasında bir yerlerdeydim ki, yeni direktifler gelmeye başladı. Meğer gün batmadan asılan o minik dilek bohçalarını gün ağarmadan da denize atmam gerekiyormuş.

–        “Gün ağarmadan” derken tam olarak kaçta yani?

–        E sabah ezanı okunmadan.

–        Hmm. Sabah ezanı kaçta okunuyor?

[pull_quote_center]Korkunun ecele bir faydası yoktu. Hemen o akıllı telefon ele alındı ve güneşin ne zaman doğacağına bakıldı. “06:07” saati görülüp derin bir iç çekildikten sonra hemen telefonun saati tam olarak 05:30’a kuruldu. Bir işe başladık sonunu getirelim bari…[/pull_quote_center]

Saat çaldı ve kalktım. Hemen bir tayt bir t-shirt geçirip üzerime, çıktım sokağa. Önce komşunun bahçesine gidip kendi dilek bohçamı aldım. Oradan bir sürü köpek çetesini aşarak denize doğru ilerledim. Toplasan 6-7 dakikalık mesafeydi, ama sabahın o saatinde sokaklarda in cin top oynarken bir sürü köpek kendi mahallesini koruyordu ve benden pek hoşlanmadıkları için hırlayarak bana yaklaşıyorlardı. İçimden Hızır’la İlyas’a denize sağ salim ulaşabilmem için bana yardımcı olmalarını dileyerek bütün şirinliğimi de katıp yürüdüm. Sonunda denize ulaştım. Bohçamı fırlattım. Fırlattım, ama tam o an bir şeyleri eksik yaptığımı hissettim… Sanki o bohça karaya vuracaktı. Ama denizin alıp götürmesi gerekmiyor muydu? Yine de çok geçti, atmıştım bir kere…

nesrin-hıdrellez-3
Görevimi her şeye rağmen yerine getirmenin huzuruyla ve yine dileklerin gerçekleşme hayaliyle, elbette aynı köpeklerin yanından geçerek yatağıma geri dönüp tekrardan uykuya daldım.

[pull_quote_center]Sabah normal bir saatte uyanıp sahilde koşmaya çıktım. Ama o da ne? Korktuğum başıma gelmişti ve benim kırmızı dilek bohçam tam da tahmin ettiğim üzere karaya vurmuştu:([/pull_quote_center]

Kendi kendime “Olsun, ben denize gün doğmadan attım ne de olsa. Hızır bunu dikkate alacaktır.” diyerek bu kez bir taş bağlayıp tekrar, daha uzağa attım. Ama nasıl bağladıysam taşı, bohça taştan ayrılıp denizin ortasında yüzmeye başladı. “Tanrım yine karaya vuracak! Bir de çok lazımmış gibi adımı yazdım. Biri bulup okursa rezil olacağım.” diye söylenerek kendi kendime koşmaya başladım. Dönüş yolunda yine karada bulup toparlama umuduyla… Ama dönüş yolunda beni daha acı bir sürprizin beklediğini bilmiyordum elbette.

Bir de baktım ki, denizin üzerindeki pislikleri toplayan belediye görevlisi elinde büyükçe bir ağ ile benim nerde görsem tanıyacağım kırmızı bohçamı yakalamış, çöpe atıyor…

Fotoğraflar: NESRİN YÜCETÜRK

Ağlamaklı bir şekilde anneme anlattım durumu. Ve sordum:

Hızır kanaatini kullanır mı?

1 COMMENT

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here