Cumalıkızık yolları taştan

0
100

Uzun zamandır fotoğraflarını görüp gitmek istediğim ama bir türlü fırsat yaratamadığım bir yer vardı. Öyle çok uzak falan da değil üstelik, günübirlik gidip dönülebilecek bir yer ama işte gel gör ki, benim bu bir günlük turu ayarlamam birkaç seneyi aldı;) “Olsun, geç olsun güç olmasın!” diyerek geçen hafta düştüm yollara. Hedefimde Cumalıkızık vardı.

nesrin-cumalıkızık-3
1300’lü yıllarda kurulan köy, Uludağ’ın kuzey eteklerinde kurulmuş beş kızık köyünden biri. “Kızık”, dağın eteklerinde sıkışıp kalan köylere verilen isimmiş. “Cuma” hakkında ise iki farklı rivayet var. Diğer kızık köylerinde yaşayanların cuma günleri bu köyde toplanıp cuma namazı kılması nedeniyle Cumalıkızık ismini aldığı düşünülüyor, ama köyün bir cuma günü kurulması nedeniyle Osman Bey’in bu ismi uygun gördüğüne inananlar da yok değil.

nesrin-cumalıkızık-2
Neredeyse yazdan kalma bir günde, yaklaşık 3 saatlik keyifli bir yoldan sonra köye ulaştım. Eskihisar Feribotunda binip, Yalova’dan Bursa yönüne devam edip, şehir merkezine doğru ilerledim. Merkeze girmeden, Ankara istikametinde devam ettim ve nihayet kahverengi Cumalıkızık tabelasıyla karşılaştım. Köye arabayla giriş yapıp hemen sola döndüğünüzde bir otoparkla karşılaşıyorsunuz. Tüm gün 3 TL.’ye arabanızı orada bırakıp taş sokaklarda yürümeye başlıyorsunuz.

nesrin-cumalıkızık-7
Gördüğüm fotoğraflarda da beni en çok çeken şey o taş sokaklarda yürümekti. “Kim bilir bu taşlara daha önce kimler, neler düşünerek bastı…” diyerek; ne mutlulukla ya da hüzünle geçildi kim bilir o taşların üzerinden bugüne kadar… İşte şimdi de ben yürüyordum bir merak, bir heyecanla!

nesrin-cumalıkızık-1
Osmanlı’nın erken dönem kırsal kesim sivil mimari örneklerini sergileyen köyde, morumsu bir mavi, dikkatimi çeken ilk renk oluyor. Aralarda sarılar, beyazlar olsa da benim favorim de hemen o mor oldu. Evlerin ana girişleri genelde kocaman ağaç kapılardan oluşurken, tokmakları dökme demirden yapılmış ve muhtemelen asırlardır ayaktalar… Kim bilir ne özlemlerle açılıp, ne umutlarla kapandılar…

UNESCO’nun Dünya Mirasları arasına 2014’te kabul edilen köyde, evlerin yan taraflarından yukarıya doğru uzanan soba boruları ve sıcacık tüten duman, yaşanmışlığı daha da iyi hissettiriyor…

Cumbaları saran asmalar, uçlarında kurumuş kalmış birkaç sap üzüm…

Karşılaştığım, kuvvetle muhtemelen komşularına kahve içmeye giden teyzelerle selamlaşa selamlaşa; o taş sokaklarında bana eşlik eden bir iki hatırlı 4 ayaklı dostumla birlikte bütün köyü dolaştım.

nesrin-cumalıkızık-4
Tüm tarihi ve turistik köylerimizde olduğu gibi köyün yerlisi minik tezgahlar kurmuş, hediyelik eşyalar satıyor. Öyle yöreye özel ilgi çekici pek bir şey yok maalesef. Bir iki tane magnet ve köylülerin yaptığı kuskustan bir paket alıp, bir de Türk kahvesi içip yorgunluğumu attım.

Köyün içerisinde gözleme yiyip, kahvaltı edebileceğiniz mekanlar var, ama mesela Bursa’ya gelmişken İskender yemek isterseniz gözüme ilişmedi. Kestane şekeri satan bir yer var ama 😉

Köyün merkezinde Etnografya Müzesi de var ama aklımda Bursa’ya inip İskender yemek olduğundan bu kez önceliğimi mideme giden yola verdim.

Doğma büyüme bir Bursalının sözünü dinleyip eskiden garaj olan, şu anda Kent Merkezi ismini alan bir alışveriş merkezinin olduğu yere gittim. Bu merkezin karşısında bir ara sokak içerisinde bulunan Uludağ Kebapçısı’nın önündeki uzunca kuyruğa giriverdim. Sırada beklerken de tam karşısındaki Kardelen Kestane Şekeri mağazasına girip kestane şekerimi aldım. Kestane şekeri konusunda eskiden sadece Kafkas vardı, ama son yıllarda birkaç üretici daha piyasada adını duyuruyor. Açıkçası Kardelen’in bu konuda son derece başarılı olduğunu düşünüyorum.

nesrin-cumalıkızık-6
Bu arada ben iri taneli olandan mı alsam, çikolatalı mı alsam, çikolatasız mı alsam diye düşünürken kebapçının sırası biraz daha uzayınca kestane şekeri aldığım yere oturup kebabımı orada beklemeye başladım. Küçücük Uludağ Kebapçısı’nın kendi dükkanında oturmayı tercih ederdim, içerisinin atmosferi daha çekiciydi, ama karnım açken “Hayır, ben burada oturmak istiyorum” diye inatlaşmadım elbette 😉

En nihayetinde önüme bir koca tabak kebap geliverdi. “Döner değil bu, et diyerek” yedim ki sağımdaki solumdaki herkes dalga geçti benimle. Döner de et evet ama bu sanki bonfile gibiydi. İstanbul’da yani alt tarafı Marmara’nın karşı kıyısında yediklerimle ilgisi alakası yoktu. Muhteşemdi! Üzerine daha fazla konuşup gereksiz laf kalabalığı yapmayacağım. Gidin ve yiyin!

Bir de Ahmet Vefik Paşa Tiyatrosu’na yakın bir kebapçıyı öneriyorlar. Atatürk Caddesi üzerinde, mavi pencereli Kebapçı İskender. Eğer orada yemek isterseniz de uzunca bir sıra beklemeye hazırlıklı olun ve de Bursa’nın yerlisinin “eski lezzetini korumuyor” dediğini de minik bir not olarak belirteyim. Ben orada yemediğim için yorum yapamam ama ne olursa olsun İstanbul’da ya da bu ülkenin herhangi bir başka köşesinde yediklerimizden bin kat daha iyi olduğundan eminim.

nesrin-cumalıkızık-5
Bu İskender macerasından sonra bir de Koza Han’a uğrayıp bir kahve içmeden Bursa’dan ayrılmayın derim. Minik bir sürpriz de sizi bekliyor ayrıca 😉

Gezimin sonunda da tıpkı Adana’dan döndükten sonra içli köfte yemeyi bırakmam gibi bu şehirde İskender yemeye son verdim. İnsan bir kere aslını yiyip tadını aldıktan sonra buradaki sahteleri yiyemiyor…

Trilye gibi gelecekte gitmeyi planladığım diğer destinasyonlar aklımda, plan yaparak İstanbul yoluna düştüm yine… Elbette İstanbul trafiğine girip evime ulaşmam biraz zaman alsa da son derece doyurucu ve keyifli bir gezi oldu.

Havalar yavaş yavaş ısınırken, cemreler ağır adımlarla düşmeye başlamışken hafta sonlarını iyi değerlendirmek lazım 😉

Şimdiden iyi eğlenceler!

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here